30.12.07

Cumaya gittim temelli

Taşındım.

Yeni adresim:

http://www.hakkikotek.net/blog/

Oraya beklerim ...

24.10.07

GO

İlk Pi filminde görmüştüm, sarmallara takıntılı esas oğlan önceleri hocasıyla oynadığı go tahtası üzerine taşlarla sarmallar çiziyordu. Daha sonra aynı oyun Beautiful Mind (güzel insan:) filminde de görünüyordu.

Oyunu matematikle uğraşan kişilerle bağdaştırdığım için ve kendim de sayısal mezunu olduğumdan GO oynamaya özenmiştim o zamanlar. Tabi tahtayı taşları edinip sonra siyahlarla beştaş oynamamak adına oyunu öğrenmek gerekiyor.

GO öğrenmesi kolay, ustalaşması zor bir oyun. basit birkaç kuralı var ki kavraması 3 dk kadar sürüyor. Daha sonra oyunu hakkıyla oynamak için insanın yıllarını vermesi gerekiyormuş. Kendim dönem dönem popüler objelere maymun iştahlı olduğumdan ve GO'da ustalaşmak için gerekli olan akli-ruhi melekeleri taşımadığımdan kumda oynama mertebesinde karar kıldım. Övünmek gibi olmasın çok mütevazi insanımdır, kendimi ve sınırlarımı bilirim, övünmeyi de hiç sevmem.

GO, rakiplerin Siyah veya Beyaz taşlarıyla tahta(goban) üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmalarına dayalı bir oyun. Taşlar hareket ettirilmiyor, ancak rakip taşlarla çevrelenirse tahtadan alınıyor. Tahtayı domine eden kazanıyor, ele geçirilen rakip taş sayısı da bir etken tabi. Genelde satrançla karşılaştırılıyor ve GO hakkinda "Satranç muhasebecilerin, GO filozofların oyunudur" gibi büyük laflar ediliyor. Tasvip etmiyorum, sonuçta satranç da bu camiaya yüzyıllarını vermiş sevdiğimiz bir oyun. Bununla birlikte GO oyununun sezgisel olduğu su götürmez, çünkü bir taşın değeri tahtadaki komşularıyla oldukça fazla ilintili. Oyun aniden dönebiliyor. Taş değerlerinin hesaplanması zor olduğundan ve hamle ihtimal sayıları uçuk olduğundan satrançtaki gibi usta oyuncuları yenecek bilgisayar programları üretilemiyor. Bu durum ilk etapta insana "İşte insan aklının ve yüreğinin elektroniğe üstün geldiği bir başka nokta" sevinci yaşatsa da bedava bir program 9x9 luk tahtayı koltukaltınıza sıkıştırdığında gözlerde hafif bir oynamaya sebep olabiliyor.

Oyuna heveslenen arkadaşlara şu linkler oldukça faydalı olacaktır.

Oyun ve kuralları ile ilgili bilgiler, interaktif örnekler.
Turkiye Go oyuncuları derneği
Vikipedi

18.10.07

Kedi Köftesi Hamster Hayvanı

Dört ay kadar önce ev hayvanı kadromuzdaki boşluğu doldurmak adına hamster edindik. Sağolsun hanım fareden kemirgenden korkan bir insan olmadığından gönül rahatlığı ile kafesi aldım kolumun altına geldim eve. Bu arada kafes denen plastik-metal konstrüksiyon hamster sahibi olmak için harcamanız gereken meblağ'ın büyük kısmına tekabül ediyor. İşin hayvan kısmı ucuz, en kral pet-shop'tan gonzales kasa son model hamster'ınızı 20 liradan alabilirsiniz, hamster için daha fazla para isterlerse anlayın ki iş kafes noktasına geldiğinde yanağınızdan öpmeye niyetliler. Tekrar söylüyorum, bu meret en janti yerde 20 lira, ayda 30 tane üreyen hayvana daha fazla para vermenin anlamı yok.

Tahmin ediyorum ki çok ürediklerini söylediğim anda gözlerde bir parlama oldu. Hamster denen canlının 1 ayda ergen olduğunu, 15 günde doğurduğunu ve bir batında ~10 yavru verdiğini öğrenince benim de gözümde Kötek Hamster Üretme Çiftlikleri ve Peynircilik, Hafriyat Sn. tic. ltd. şti şeklinde bir ticari sicil gazetesi ilanı canlanmıştı ama sermaye bulamadım.

Efendim başa döneyim, hayvanat bayiindeki arkadaş benim "Ben bu hamster denen şeyden alacak idim, neler almam lazım" şeklindeki sorumdan hamster camiasına yabancı olduğumu anlayınca, kafesle beraber, talaş, yem suluk vb elzem edevatın yanında ballı yem, hamster parfümü, ekstra talaş falan da kakalamayı ihmal etmedi. ballı yemleri hamster tüketti, kafes koku yapmasın diye sattıkları suyu da parfüm niyetine ben kullanıyorum, daha iki sene gider bana.

İşin enteresan yönü kafes denen şey hamsterdan daha sevimli. Cicili bicili renkli plastikler, efendime söyleyeyim borular, alafortanfonik egzersiz cihazları. Eklemlenebilir ve upgrade edilebilir bir sistem kurmuşlar ki para harcamayı bırakamayın. Neyse standart bir kafes donanımı, talaş, yem vs alıp hamster beğenme seviyesine eriştik. 20 tane yavrunun birarada yaşadığı kafesten gözüme beyazlı kırçıllı bir tanesini kestirdim, görevli arkadaş sağolsun binbir güçlükle alıp kafese dahil etti. Parasını da ödedik, evimize yollandık.

Hamster denen zibidi daha çok geceleri aktif. Geceyarısından sonra sabaha kadar yemek, spor, temizlik döngüsüne giriyor. Sabah olunca da akşama uyanmak üzere uykuya yatıyor. Çok temiz, titiz terbiyeli bir tür olduklarına dair söylentiler var ancak 4 aydır bakıyorum, öyle bir ışık göremedim. Elalemin hemstırı tuvaletini belli bir yere yapıyormuş, bizimkisinin tekerleğini pok götürüyor. Aileden gelen bir eğitim sanırım, bizimkisi alamamış. Huyu da pis, iki sevelim diyoruz, sıkıya gelince ısırıyor.

Hayvanın güzel tarafları da yok değil. Sevimli olmasının yanında pisboğaz olması ve yemek seçmemesi nedeniyle problemsiz bir ev hayvanı. kuruyemiş, sebze, meyve ne bulursa yiyor. Eline aldığı şeyin ağzında kaybolmasından Agop'un kazı gibi götürdüğünü zannedebilirsiniz ancak işin aslı o değil. Yemeği bulduğu zaman yanaklarına (avurduna) dolduruyor daha sonra da yiyemediklerini çıkartıp bir yere saklıyor.

İnternette sık sorulan bir soru da hamster'ın cinsiyetinin nasıl anlaşılacağı; kişisel tecrübem şu: eğer yavru hamster erkekse iki hafta içinde direk anlaşılıyor zaten.

Sonuç olarak evde beslemeye uygun, sevimli bir hayvan, kısa ömürlü olması kötü. Maksimum 3 yıl ömür biçiyorlar. Yalnız yaşamaya da uygun oldukları söyleniyor ki evin istila edilmesini istemediğimden beyefendiye eş almayı planlamıyorum. Köfte bey bekar haliyle bize yetiyor.

Görsel: Mr Da Trang veya Jenniek ns bilemedim...

14.10.07

Santralİstanbul

Geçtiğimiz hafta Salı günü şirketten arkadaşlarla öğle tatilini uzatıp Santralİstanbul’a gittik.

Osmanlı İmparatorluğunun ilk ve tek termik santrali olan Silahtarağa elektrik santrali 1914 yılında devreye girmiş. 1921 yılında yapılan eklentilerle 12.000 Kw la yaklaşık 2000 aboneyi besliyormuş.

Santrali kuran Macar Ganz Elektrik şirketi, daha önceleri de tramvaylar için doğru akım dinamosu vb alet edevatın kurulumunu yapmış. 1923 te Ankara hükümeti de şirketle çalışmaya devam etmiş, hatta şirketin sermayesi yükseltilmiş ve çalışanların Türk olması zorunluluğu getirilmiş.

Santralin 1983 yılına kadar aktif 69 yıllık bir hizmeti var.

Kapatıldıktan sonra tahmin edileceği gibi bakımsız kalan santral binası ve arazisi daha sonra Bilgi Üniversitesi tarafından satın alınıyor ve modern sanatlar müzesine dönüştürülüyor. Bizim ilgimizi çeken modern sanatlardan ziyade alet-i metrukelerdi. Enerji müzesinde santralde kullanılan türbinler, kontrol cihazlar vb yanında interaktif sunumlar da hazırlanmış. Kendi elektriğini kendin yap, işlet, devret şeklinde aletler de mevcutmuş fakat zamanımızın kısıtlılığından keşfedemediğimiz bölümlerde kaldılar.

Kontrol odası, türbinler ve genel olarak bina görmeye değer. Fotoğraf makinasının azizliğinden yeterli fotoğraf çekemedim ancak Burak sağolsun fotoğraf makinasını paylaştı.


Google It...

---== Bu yazı google'ı kötü emellerine alet edenlere adanmıştır ==--
Aşağılarda sağda Pro-Stat başlığı altında bir counter var. StatCounter.com bir sayaç hizmeti veriyor. Sağolsunlar şu güne kadar da bir kere olsun "kaç ay oldu, sitene gelenin gidenin hesabını tutuyoruz, profilo kapısında oturan eleman gibiyiz, bi sakal at" demediler. Tabi bedava servisin bir limiti var, geçen ayları pek iyi hatırlamıyor falan, neticede kendi blogumu kodladığımdan ve statcounter'ın sağladığı tüm bu özellikleri ekleyeceğimden çok irdelemiyorum. Yalnız bu servisin bir hizmeti yüzünden dikkatimi çeken bir gerçek var:

Efendim hep duyuyoruz, içeriğe bakacak olursak internet büyük bir porno dükkanıdır vs. açıkçası inanmak istemiyordum, ta ki google'da arama yapıp bu sayfalara düşen insanların arattıkları kelimeleri görene kadar. Referrer bilgisinden google keywordleri de alınıyor ki durum vahim. sıklıkla aranan kelimeler şöyle:

meme, arap memesi, çıplaklar kampından görüntüler, kadınların çıplak memeleri, çıplak kabile, kuş adası çıplaklar kampından görüntüler, memeler fora, ayıp memeler, arap kadının memesi, memesi çıplak olarak öpüşen kadın

Arada spesifik tanım verenler de düşüyor : memeleri çıplak olsun

Bütün bu terbiyesizlerin buraya düşmesine sebep yazı da burada...

Ayıp değil mi kardeşim, insan gibi iki satır yazamayacak mıyız!! Youtube a bakıyorum, türkçe yorumlarda rezalet dizboyu, blog'a gelen herifler niyeti bozmuş. Şu internete bir kere de hayırlı birşey için girin, elinizin altında bir dünya kaynak var, milyon tane yeni şey öğrenebilir insan. Bu deryada aradığın meme midir? Şu internete katkın a.q. mudur? Ne bitmez ergenlik bunalımıymış yahu.

Gözü dönüp Google'da meme diye aratıp gelenlere sesleniyorum:

BU SAYFALARDA SENİN ARADIĞIN ŞEYLERDEN YOK !!!

NOT: bir de "nush ile uslanmayanı etmeli tekdir tekdirden anlamayanın hakkı kötektir ne demektir" diye sorup gelenler var :) onlara da bu vesileyle yarım yamalak da olsa açıklayayım, diyor ki:

Nasihattan anlamayanı azarlamak lazımdır, azarlamayla da yola gelmeyen ise dayağı haketmiştir.

Counter Hizmeti : StatCounter

27.9.07

Trombosit

Dün işyerinde yapılan bir duyuruya istinaden trombosit bağışlamak için Yeditepe Araştırma Hastanesindeydim. Daha önce defalarca kan bağışlamış ama trombosit işine girmemiştim. Neyse efendim kalktık gittik, kan bankasını denk getirip besmele çekip girdik içeri, standart kan donörü formunu (Ahaha gene house gibi oldu, Kınsent form) doldurduktan sonra iki tüp kan aldılar testler için.

Kan bağışında, yapılan bağıştan elde edilen kan üzerinde test yapabildikleri için bağış öncesi sadece kan sayımı ve tansiyon alınırken trombosit bağışında önce kan alınıyor ve inceleniyor. Vücutta enfeksiyon varsa veya kan değerleri belirlenen sınırlar içinde değilse trombosit almıyorlar. Yine pıhtılaşmayı etkileyen ilaçlar (aspirin vb), antibiyotikler trombosit donöründe aranan özellikler değil.

Neyse, test için kan verdik, yaklaşık 3 saat sonra gelin dediler, testler 1 saatte çıkıyormuş fakat trombosit süzmek uzun sürdüğü için sıra varmış. Peki dedik çıktık. Buraya kadar birinci çoğul şahıs gidiyordum anlaşılmıştır yanımda bir arkadaşım daha vardı, (Ertan), onun sağolsun annesinin evi yakınmış, gittik öğle yemeği, sohbet, çay derken oyalandık, saati getirttik.

Efendim gidip saatinde kan bankasına teslim olduk ki Ertandan trombosit alınmayacağı ortaya çıktı, bazı kan değerleri uygun değilmiş, dolayısıyla kaytardı kendisi. Sıram gelince oturdum koltuğa, sağolsun hemşireanımlar ilgilendiler, iki koldan iğnelediler, makina çalışmaya başladı. Sözkonusu makina enteresan. Yaş, kilo, boy ve sanırım kan değerlerini giriyorsunuz, alet size ne kadar bağlı kalacağınızı söylüyor. Benim hesap 50 dakika çıktı. Sağ koldan kan almaya başladılar, devirdaim başlayana kadar sol koldan serum verdi makina, sonra borudan kan gelmeye başladı. Japonlar yapmış hakikaten, kan hiçbir şekilde makinaya temas etmeden süzülüyor, steril bir set içerisinde trombositin, yan malzemelerin toplandığı torbalar ve santrifüje takılan ayırıcı aparat geliyor, makinaya giydirilen bu setin içinde kanınız döndürülüp yine size geri veriliyor. Maalesef santrifüj kısmı kapalı olduğu için alet torbanın içindeki kanı nasıl döndürüyor, nasıl ayırıyor çözemedim, geçişken zar gibi bişey de olabilir.

50 dakika kadar kral tv izledikten sonra makina bipledi, vınladı, kan almayı kesti, setin içinde kalan kanı da iade edip durdu. İğneleri çıkardılar, meyve suyu ve vişneli brownie ikram ettiler. Genel olarak prosedür donör için basit ve rahat, can acısı falan olmuyor. Benim yaşadığım tek yan etki yüzümün uyuştuğunu hissetmemdi ki kanın makinada pıhtılaşmaması için verilen pıhtılaşma önleyici ilaç sebebiyle oluyormuş. İşlemin tek can sıkıcı tarafı can sıkıcı olması. 50-60 dakika ööle yatıyorsunuz. Gene doktorlar hemşireler arada gelip “iyi misiniz” şeklinde ilgileniyorlar, zaman geçiyor. İşlem akabinde biriki saat araba kullanmamamı, bilgisayar gibi dikkat isteyen(!) işlerle ilgilenmememi tavsiye edip yola vurdular.

Dönüşü kadıköy üzerinden vapurla yaptım. Akşam güneşinde boğaz mükemmeldi, gel gör ki fotoğraf makinası yoktu yanımda.

21.8.07

Güzel Çevremiz

Dünyanın tüm blogçuları birleşin.

Çevre bilinci oluşturacağız.

Dünyayı kurtaracağız.


Çevre çok önemli birşey. Çevre olmasaydı hiçbirimiz olmazdık. Bu nedenle çevre deyince akan sular durur, çevreyi korumazsak da akan sular durur.

Hepimiz çevreye zarar veren davranışlarda bulunuyoruz zaman zaman, hatta ben bile....

Harika yahu, gerizekalı köşe yazarı gibi olabiliyormuşum istediğim zaman. E. Özkök okusa gelecek görürdü sanırım.

Gelelim mevzumuza, 15 Ekim günü tüm dünya çapında çevre sorunlarına dikkat çekmek adına bir blog çalışması yapılacak. Konu ile ilgili şuradan bilgi alabilirsiniz.

Yazı yazmak aynı saçma maili yüzbin kere birbirine göndermekten çok daha güzel.

Ben şimdiden çevre duyarlılığımı gösteriyor ve ilkokulda çevre ile ilgili yazdığım bir kompozisyonu sizinle paylaşıyorum. Unutulur munutulur, benden çıksın.

Çevre...

Çevremiz çok güzel, çevre olmasa çok kötü olur. Çevremizi korumalıyız ki, çevremiz yok olmasın. Ağaçları kesmemeliyiz, ormanları yakmamalıyız. Herkes evinin önünü süpürse tertemiz olur dünya. Yaşasın çevre!

Amin.

14.8.07

Yallah Şöfer

Sigarayı bırakınca kendimi ödüllendireceğim falan demiştim, bu vesileyle paraya kıyıp sağolsun Tezcan bey'in organize ettiği karting etkinliğine katilmakta beis duymadım. Yanda modifiye ettiğim aracımla kameralara yakalanmışım.

Oldukça basit bir iskelet üzerine monte motor tahrikli bu aletler yavaş hızlansalar da gerek yere yakın olmaları gerek açık kokpitli olmaları dolayısıyla insanda "üff çok hızlı gidiyorum galiba" hissi yaratabiliyor. Virajlarda spin atmak, arkadaşa çarpmayayım diye kenardaki lastikleri havalandırmak etkinliğin aklımda kalan zevkli anlarındandı.

İkinci eleme sekansında en geride kalmış da olsam çok keyif aldığım bir aktivite oldu. Fırsat buldukça yapmaya çalışacağım. Zira meret formüla 1 izlemek gibi değil. Bir kere fazla gürültü yok, ikincisi kendi kullanınca insan zevk de alıyor. Formüla ile ilgili hislerim zaten malum...

Pist ile ilgili bilgi için tık...



10.7.07

Haydi Yallah

Yine tütün merkezli bir yazı ile karşınızdayım. “Öehh yeter artık” dediğinizi duyar gibiyim. (böyle de bir kullanım var, bazı tanıtımlarda da sıklıkla dillendiriliyor. “Jake’in bu şartlarda nasıl dayanacağını merak ediyorum dediğinizi duyar gibiyiz”, eğer böyle bir duyuma sebebiyet verecek desibelde bir cümle kurduysam adam değilim. dediğinizi duyar gibiyim ahahah kapaparantez)

Güzel şeyler oluyor çok şükür, havalar serinledi bir nebze, 3 yılın sonunda izin kullanacağız hanımla beraber, paintball falan sosyal olaylara gebe bir süreç içine girdik, sağlığımız yerinde vs vs.

Gelin görün ki (çoğul kullanınca pek olmadı sanki) gel gör ki, eşşek çöğdüren sıcaklarının en janjanlı gününde aksiyona aç bir grup arkadaşla organize ettiğimiz paintball etkinliği neticesinde acı bir gerçekle yüzyüze geldim.

15 dk koştuktan sonra baktım soluğum ağzıma sığmıyor. 3. periyodun ortasında gözümün karardığını, bir sipere çömüp soluklanmaya çalıştığımı hatırlıyorum. “sıcaktı, mıcaktı” derken kendimi kandırabileceğim limiti de aştım ve kabul ettim ki bu sigara denen meret beni öldürüyor.

Aklımın başıma gelmesi için illa doktorun "sigarayı bırak yoksa bacağını keseceğiz" demesi mi lazım diye düşünüp hayıflanırken bugün öğle sıcağında(sıcakta mı çalışıyor kafa nedir) beşiktaş yolunda ben ve bir grup arkadaş sigarayı bırakma kararı aldık.

4. ciddi denemem olacak bu. İlk deneme 1 ay, ikinci deneme 6 ay, 3. deneme 1 ay sürmüştü. Süre eğrisi yükselme trendinde, inşallah bu sefer sonsuza yakınsayacak.

Bu sigarayı bırakma hadisesi, psikolojik hazırlık gerektiriyor, bu nedenle tatil dönüşünü sigarayı bırakma tarihi olarak belirledik, sağolsun arkadaşlara da uydu bu takvim.

Neticede yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır diyerek vaatlerimi sıralıyorum. Belki sigarayı bırakacak başka insanlara da bir faydası olur.

  1. Sigara bırakma tarihi belirleyeceğim, günü seçerken stresli olmayacağım sakin bir dönem tercih edeceğim. 15 gün idealmiş, çok uzatmamaya dikkat edeceğim (yaptım bunu)
  2. Sigarayı bırakacağım güne kadar, sigara alışkanlığımı değiştirmeye çalışacağım, sigara içmeyi tetikleyen uyaranlara ters yaklaşacağım. Sigarayı yemekten sonra değil önce içeceğim. Çay kahve tüketimimi azaltacağım. Meyve suyunun kitabını yazacağım. Süt içeceğim süt içireceğim. Toplu taşım aracından indikten hemen sonra sigara yakmayacağım. Sigara içme eylemini rahatsız bir hale getireceğim, mesela rahat rahat otururken değil ayakta sigara içeceğim. Böyle böyle metabolizmamın sigaraya ait akışını bozacağım, salak edeceğim.
  3. Bırakma gününe kadar ve ondan sonra stres yapmayacağım. Sigara olmadan da yaşanabileceğini aklımdan çıkartmayacağım. Daha önceki denemelerimde beni zorlayan bir daha sigara içemeyecek olmam düşüncesi idi. Bu düşünceyi bastırmamaya, onun anlamsız olduğunu farketmeye çalışacağım. Şevkimi kırmayacağım.
  4. “Sigarayı mı bırakıyorsun, bir hafta sonra başlarsın ehehhehüe” diyenlere “görüceeez” diye mukabele edip işi inada bindireceğim. Yılmayacağım. (Fırat sana diyorum :) )
  5. Sigarayı bıraktıktan sonra özellikle ilk hafta sersemlik, ebleklik, dikkati toplayamama, asabiyet, telaffuz güçlükleri gibi etkiler olacak, önceki tecrübelerimden bunların geçici ve benim dayanabileceğim şiddette olacağını biliyorum. Unutmayacağım.
  6. Ofisteki dolabıma, meyve suyu, bisküvi, kraker vb gıda maddesi zulalayacağım. Canım sigara istedikçe bu gıdalardan azar azar tüketeceğim. Ama abartmayacağım. (zaten kilo alamıyorum ben pek, ehehe)
  7. Bir iki hafta içinde yoksunluk belirtileri geçecek. Sabredeceğim. 1. ve 6. ayın sonunda aklıma gelen “ohoo bak ne güzel bıraktım, şimdi bi tane içersem bişey olmaz, gene bırakabilirim nasıl olsa” gibi şu an gerzekçe, o an çok mantıklı gelen cümleler kurmayacağım. Akıllı olacağım.
  8. Benimle birlikte sigarayı bırakan duman avcısı, sağlık neferi güzide arkadaşlarımla biraraya geldiğimde “yahu ne iyi ettik de bıraktık, baksana senin cildin pek bir güzelleşmiş”, “bıraktığımdan beri fişek gibiyim, turp gibiyim peh peh”, “hacım eskiden bu merdiveni çıkarken soluk soluğa kalıyorduk, şimdi bak tavşan gibi sekiyoruz heyyyooo” gibi moral yükseltici konuşmalar yapacak, gözyaşlarımı içime akıtacağım. :)
  9. Sigarayı bıraktığım gün spor salonuna başlayacağım. Bench press, cardio derken vereceğim endorfini, vereceğim adrenalini. Pırıl pırıl olacağım.
  10. Sigaraya harcadığım parayla kendime güzellikler yapacağım, dvd alacağım, paintball marker alacağım, plastik model alacağım. Reel sektöre katkı sağlayacağım. Gezeceğim göreceğim, görürsün sana neler edeceğim.
  11. Her şey bir yana arkadaşlarla kararlaştırdığımız yemek ısmarlama cezasına düşmemek ve cümle aleme rezil olmamak için sigaraya başlamayacağım. (1 milyar hesap geldi geçen sefer)
  12. Başlamayacağım. O ilk sigarayı içmeyeceğim.
  13. İşbu belge 13 madde olup imzalanıp vs. Vs.

İnat ettim bakalım, gazamız mübarek ola.

26.6.07

Kaldırımlar

Kaldırımlar 1

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

Içimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler.
Üstüme camlarını hep simsiyah dikiyor,
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi;
Kaldırımlar; içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımlarin emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim yol gitsin;
Iki yanimdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak seslerimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer tâki, gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse, kaldırımlarin kara sevdalı eşi...

(1927)
Necip Fazil Kısakürek
(Foto: Nir Oren, http://www.nir-wana.com/)

18.5.07

Lost Heroes

Efendim Lost seven Heroes seven işi gücü bırakmış teori üretiyor. Routers'ın yaptığı bir araştırmaya göre bu iki dizi yüzünden oluşan iş kaybının maliyeti milyor dolarlara ulaşmış. Bizzat şahit oluyorum, insanlar sigara odalarının köşelerinde lost heroes teorisi üretmekten ekmek derdini unuttu. Patronlar rahatsız.

Halka hizmet Hakka hizmettir düsturuyla teorilere bir açılım getirmeyi bir görev addeddim. buyrun.

Efendim aslında bu amerikan dizilerinin hepisi birbiri ile bağlantılı. Dizi karakterleri sadece kendi dizileri içindeki karakterlerle değil aynı dönem dizilerindeki karakterler ile ilişik. Bir cross over karakterizasyon durumu mevcut (Turuncu beyaz - Turuncu - Yeşil Beyaz - Mavi öeehhh)

Örneğin Heroes dizisinden tanıdığımız Matt Parkman. Kendisi New York patladıktan sonra polis teşkilatında yükselir, cukkayı sağlama alınca da çocukluk hayali olan pilotluk mesleğine geçer. Fakat kader ağlarını onun için örecek, 815 numaralı malum uçuşa first officer olarak katılacaktır. Sonunu zaten biliyoruz, kara bahtlı Matt'i Canavar kemikten ilik somurur gibi kokpitten somuracaktır.

İşte bir diğer harici dizi bağlantısı, Las Vegastan tanıdığımız Nessa. Dany makkoy Avustralya yolunda kaybolunca Ed Deline bu masum krupiyenin altına helikopter çeker ve Dany'yi bulması için gönderir. Ondan sonra sen helikopter adanın manyetik alanına kapıl. sen düş!!!

Daha bir sürü bağlantı var, mesela Lost Room da oynayan bir ablamız Lost ta da karşımıza çıkıyor, My wife and kidsteki ukala zibidi aynen heroes da da var.

Büyük bir komplo var, hepimizi kandırıyorlar. bigün "bütün diziler aslında bağlantılı, lostta olan herşey heroes daki nakamuranın babasının rüyasıdır" derlerse şaşırmayın diye söylüyorum.

4.5.07

Pipo, Bir Alışveriş Hikayesi

Tütün için Kızılderililerin beyaz adama laneti derler. Amerikan yerlileri tütünü piponun atası sayılabilecek çubuklarda veya yapraklarını sararak içerlerdi. Bazı kızılderili tiryakilerin yaptıkları puroları yanan tarafını ağızlarına sokarak içtiklerini duymuştum. (kaynak:papillon)

Beyaz adam, tütünü bir süre çiğnedikten ve purosunu ağzının kenarından üfledikten sonra sanayileştirip kağıda sararak sigara formatına soktu. Doğuda ise daha eksantrik yöntemler uyguladık, dumanı suyla yıkayıp fokurdata fokurdata içimize çektik.

Günümüzde ise tiryakilerine en iyi lojistik destek veren versiyon sigara. Mobil bir nargile edinememiş olmam nedeniyle nargileden, tükürük hokkası muessesemizin olmayışından dolayı tütün çiğnemekten uzak kalıyordum günlük hayatta. Dolayısıyla sigara tiryakiliği kariyerim yıllar geçtikçe gelişmekte idi.

Geçmişteki sigarayı bırakma denemelerimin nikotin yoksunluğu buhranları sonunda başarısızlığa uğraması ve psikolojik olarak çöküntü yaratması nedeniyle sigarayı bırakıp tütünü en azından bir süre daha tüketme gibi abuk olarak nitelendirilebilecek bir yöntem tutturdum bu sefer.

Nargileye göre daha kısa sürede içilmesi ve nispeten kolay kullanılması nedeniyle alternatif tütün aracım olarak pipoyu seçtim. Daha önceleri de meraktan pipoyu denemiş, aldığım 2 pipoyu da çatlatınca ister istemez pipodan ayrı kalmıştım. Çatlamayacak kadar kaliteli, bütçeyi sarsmayacak kadar uygun fiyatlı bir pipo modelini belirledikten sonra bu konuda gaza getirdiğim bir arkadaşla beraber tuttuk
şahin pipo’nun kapısına dayandık.

Dükkana özenti gençler macera arıyor çağrışımlı ürkek bakışlarla girmiş olacağız ki mekan sahibi beyefendi şöyle bir baştan ayağa süzdü bizi. Dedik ki “biz pipo edinmek isteriz, internette çok methinizi duyduk, kalktık geldik”. Göbekli beyamca bizi bir kez daha süzdükten sonra “pipo tecrübeniz var mı bakalım” mealli bir soru yöneltti. Ben yabancı ortamların mahçup ördeği gibi kafamı sağa sola sallarken dili kopasıca arkadaş ünledi: “ben yeni başlayacağım ama bu arkadaş tecrübeli”

Belki türkiyenin en büyük pipo üreticisinin meşe mobilyalı dükkanında etrafımızdaki yüzlerce pipo kolisinin orta yerinde pipo konusunda tecrübeli olduğu iddia edilen ben ve karşımda hayatını pipo odaklı yaşayan göbekli bir beyefendi ve 4 arkadaşı. Siz tahmin edin bendeki sıkıntıyı. Beyamcanın gönlü çok fazla can çekişmeme dayanamamış olacak ki soruyu patlattı.

“Kaç tane pipon var bakayım senin?”
Hemen burada bir parantez açalım, pipo denen meret emzik gibi kullanılmadığından, belli bir racon dahilinde usülüyle içilmekte. Her içimde maksimum kaliteyi yakalamak için aynı pipo üst üste kullanılmıyor. Yanma sonucu oluşan su içimi bozduğundan pipo bir gün içilip bir süre nadasa bırakılıyor. Dolayısıyla “pipo içiyorum ben” diyebilmek için haftanın her günü için ayrı pipolar edinmek tavsiye ediliyor. Her şeyde olduğu gibi bunu da abartıp 40 tane pipo biriktiren de var tabi.

Mazimde iki pipo çatlatmış çok tecrübeli(!) bir pipo tiryakisi olarak pipoların efendisi tarafından alışveriş boyunca çiğnenmemek için yenilgiyi kabul ettim ve bu konuda bir halt bilmediğimi itiraf ettim. “İki pipom vardı ama çatladılar, pek iyi değillerdi, pek bilmiyorum ben ık mık”

Muhatabımın bir “hıh” deyişi vardı ki seyre değer. Amerikan cheerleader’ın okula yeni gelmiş loser’a çektiği hıh’ın türkçesi, “hahayt kıçımın kenarı” ifadesinin erkekçesi.

Neyse ki ben yerle yeksan olunca ortamdaki ağır abilerin görüş alanından çıktım, gidip gözüme en ucuz gözüken pipoların yanına çöreklendim. Bu arada satıcı abi gözucuyla benim ucuzcu olduğumu tahlil etmiş olacak ki bizim arkadaşa yöneltti ilgisini. Efendime söyleyeyim, başladı filtre çeşitlerinden, sap şekillerine, ağacından işlemesine pipoları anlatmaya.

Madem amca anlatıyor buraya bir parantez daha açalım; oltu taşı gibi alternatif hammaddeler olmakla birlikte pipolar genellikle gül ağacının kökünden yapılıyor imiş. Sapının şekli, piponun rengi, üzerinin işlemesi kullanan kişinin karakteri ile bağlantılı imiş. Filtresi kişisel tercihe bağlı olmakla birlikte balsa, metal ve aktif filtreler arasında en sağlıklısı aktif karbon filtre imiş.

Bu bilgiler ışığında karakterime ve maaşıma en uygun pipoyu hemen yanımdaki dolaptan seçiverdim. Balsa veya aktif filtre takılabilen, eğik saplı, düz siyah bir güzellik. Size de oluyor mu bilmiyorum, hani örneğin bir ayakkabıcıya girersiniz ve bir tanesi uzaktan “ben burdayım” diye seslenir. gördüğünüz anda bilirsiniz alacağınız modelin o olduğunu. İşte o hesap.

Ben ucuz dolabından karagözlümü alırken pipocu beyefendi arkadaşıma 10 milyona pipo çakmağını kakalamaktaydı. Fiyattan bahsetmişken, eli yüzü düzgün bir pipo için en az 50 lirayı gözden çıkartmak gerekiyor. Fiyat konusunda herhangi bir üst limit yok. Öğrendiğime göre kullanılmış pipolar yeni pipolardan daha pahalı.

Hemen bir parantez daha açıyorum köşelisinden: eskiden soylu aileler çocukları olduğunda bir pipo yaptırır ve bir denizciye emanet verirlermiş, denizcinin uzun yıllar kullandığı pipo 18. yaşgününde genç asilzadeye armağan edilirmiş. Aynı söylentinin pipoların uşaklara verildiği bir versiyonu var ki 18 sene sonra adamı bulabilmek adına daha mantıklı.

Acaba pipo eskitme işine mi girsem diye düşünüp Çin modeli seri üretim yapan stadyum büyüklüğünde bir fabrika ve pipo içen binlerce elemanı kapsayan bir iş modeli kurarken ödeme zamanı geldi.
Daha önceki engin pipo tecrübelerimden kalan bir pipo çakım olduğundan ve bio-aktif, süper emici karbon-kriptonit filtrelere burun kıvırdığımdan çok fazla öpülmeden hesap olayını kapatabildim, aynı şeyi arkadaş için söyleyemeyeceğim. Çakısı, çakmağı, filtresi, temizleme çubuğu derken 150 milyona anlaştılar, ayağımız alıştı.

Çok uzattım farkındayım neticeye gelecek olursak, çok süper bir pipo tiryakisi olmadığımdan şimdilik 1 pipo ile idare ediyorum, gündüzleri iş yerinde züppe entel damgası yemekten kaçındığımdan gün ışığında tütün tüketimim sıfıra yakınsıyor. Sigaraya elveda dedim, akşamdan akşama pipo ile devam ediyorum.

Simülatör de olsa emektar u-botumla ingiliz sahillerinde fink atarken pipomu körüklüyor, büyük şef On Ayı’nın ellerinden öpüyorum.

Not: bu yazıyı 18 Mart 2007 tarihinde tahinpekmez.org sitesine üye iken yazıp yayınlamıştım. Zaman geçti, ben tekrar sigaraya başladım vs.vs.

1.5.07

Bazıları gıcık sever

Güzel yurdumun güzel insanlarının izlediklerine bakarsak ekranda olumlu bir şey görmeyi pek istemediğimiz görülüyor. Hayatımızda haddinden fazla güzellik olduğundan olsa gerek görsel medyada gıcık, saygısız tipler prim yapmakta.


Sokak röportajı yapılırken arkada görülen vatandaş grubunu oluşturan eleman şekli haricinde ulusal bir kanal ekranında görünmesi abes bir sürü tip mütemadiyen tv den selam ediyor. Ağızlarından tükürükler saçarak bize negatif bakış açılarını dayatıyor, 3 nesil insanının kalbini birbirlerinden nefret edecek kadar karartıyorlar.

Sakin sakin, tane tane, efendi konuşan insana hasret kaldık. Tartışmalarımız mahalle kavgası seviyesinde.

Kanal yöneticileri, programcılar para odaklı olmaları normal karşılanacak insanlardır ama bu kadar sosyal sorumsuzluk da pes.

25.4.07

Akşam

Özetle:
İş çıkışı, vapurla kadıköye, tiyatroya. Balık-ekmek, muhabbet, Haluk Bilginer. Otobüs, muhabbet, ölüm, kader, Ev...

uyku...

20.4.07

Meme üzerinden ırkçılık

Çocukluğumdan hatırlıyorum, jönlerin esas kızları televizyonda en fazla boyun nahiyesinden öptükleri zamanlar. Ben de ekranda öpüşen birilerini görünce yüzümün kızardığı yaştayım.

Meraklı bir çocuğum, belgesel çıkınca ekrana yapışıyorum. En çok astronotlu uzaylı belgeselleri seviyorum. Ee hep uzay belgeseli yok tabi televizyonda, arada bu dünyayı da anlatıyorlar.

Afrika yerlilerini belgesellerden tanıdım, değişik insanlardı, mesela bir kabilenin kadınlarının boyunları çook uzundu, bazıları kulaklarını, dudaklarını delip genişletip kocaman halkalar takıyorlardı. Hayatını evde ve mümkün olduğunda tv karşısında geçiren bir çocuk için bu değişik insanlar, başka memleketler çok ilginçti.

Yalnız bir gariplik vardı.

Kadın vücudunun sansür edildiği zamanlarda, bu afrikalı ablalarımızın memeleri gayet normal birşey gibi gösterilirdi.

Evet biliyorum, kültürlerinde üst tarafı örtmeyi gerektirecek bir kural kaide yoktur, her daim öyle geziyorlardır, onlar için normaldir. Ama bizim için normal değildi. Kendisi ne kadar geniş meşrepli de olsa beyaz bir kadının memesini açıkça göstermezlerdi. Rio karnavalında sadece sırtındaki kuş tüyleriyle dans eden bir kadını göremezdik yakın zamana kadar televizyonda. Hiçbir televizyon programı "bunlar böyle yaşıyor, hep memeler fora geziyolar" diyerek çıplaklar kampından görüntüler sunmadı düne kadar.

Anladım ki, afrikalı olunca, siyah olunca, bizim gibi yaşamayınca kadın değilsin, memen beyaz kadının memesi kadar korunmaya değer değil.

Vahşi hayvanları gösterir gibi gösterdiler bize afrikalıları.

Saramacca kabilesinin kadınları! Siz rahatlıkla gösterseniz bile içimdeki çocuk görmesin diye sakladım memelerinizi.

Beyaz kadın kadar saygı göreceğiniz dünyaya selamım olsun.

18.4.07

Mordor Konsolosluğu (İstanbul)

Efendim mesai saatleri içerisinde Yıldız dolaylarındayım. Departmanca işyerimizin bodrumundan 5. katına taşınalı beri boğaza bakarak çalışıyoruz. Verim düştüyse de, yapılan işlerin sanatsal boyutu arttı gibi.

E tabi manzara böyleyken fotoğraf çekmesek olmaz. Yanlış asa ile çekmeyi deneyince de fotoğraf soldaki gibi görünmekte.

Bir alt postta resmi olan sevgili abimiz de bir adet kara kule ekledi, oldu mu sana mordor konsolosluğu.


Bu da şirketin yangın merdiveninden çekilmiş bir fotoğraf, her yer mavi mavi oldu maksat renk olsun.

17.4.07

Grafik Tablet

Hanım sağolsun, grafikerlik mesleğiyle uğraşmakta. Son dönemde yurtdışına iş yapacağım diyerek hanemize bir adet grafik tablet aldı. Doğal olarak eşini iş hayatında destekleyen biri imajımı bozmamak için ses etmedim.


Gel gör ki bu grafik tablet denen meret gayet eğlenceli bir alet. Şekilde görüldüğü gibi tabletle birlikte bir kalem bir adet de mouse gelmekte. Piller de kutuya dahil :)


Aşağıda işyerinden çok sevdiğim bir abimin resmi mevcut, bahsi geçen grafik tablet ile yaptım. Kısa sürede bu kadar oldu. Baya bir fırın ekmek yiyip birşeyler çiziktirebilenler kadrosuna girmeye niyetliyim.





Yeni resimler yaptıkça buraya ekleyesim geliyor... buyrun bu da Erçin Hocam.



sanatın ve sanatçının dostu 3Kardeşler grafik tabletçilik sundu...

6.4.07

Kiwi

Bazı günler tek istediğim yoğun günün akşamında 1 saat Uçmak.
Kiwi beni anlardı...

(Animasyon Dony Permedi'ye ait, ellerine sağlık)

Romatoid Artrit

Sözde kışın bitmesi ve havaların nispeten ısınması ile küçüklüğümden itibaren muzdarip olduğum bu hastalık bir nebze ara verdi ağrıya sızıya.

Ataklarında eklemlerde şişme, ağrı ve sabah sertliği (tahmin ettiğiniz değil) ile seyreden bu rahatsızlık ile ilgili maalesef semptomatik tedavi ve yayılmayı önleme dışında herhangi bir ilaç müdahalesi mümkün değil. Sebebi bilinmeyen, vücudun kendi dokusuna düşman olması şeklinde ortaya çıkan oto-immün bir hastalık. (house gibi oldu)

Yukarıda ilk tanının konmasına yardımcı olan rontgen imajı bulunuyor. hastalıktan muzdarip orta parmak ayan. (sen 10 yıl tıp oku radyolog ol, 15 yaşında velet rontgenden hareket çeksin)

orjinalini kaybetmişim, http://www.golge.net 'teki resimden aldım. :)
Romatoid artrit ile ilgili daha çok bilgi için tık, tık
Aşağıdaki diyaloğu sözlükte de yazmıştım, ilgili olduğundan buraya da kopyalıyorum. orjinali şurda

el parmaklarındaki bilimum eklem şişip zonklamaya başlayınca doktora gidilir. aile tatmin olmaz. izmirin tanınan romatologlarından birinden randevu alınır.

doktor ağır ağır muayenesini yapar. büyük bir ciddiyetle tansiyon ölçer, nabız sayar. hareket kısıtlılığı var mı bakar vs.

- şimdi şöyle iki tip romatizma var, şimdi sizde bulunan romatizmaaa
- (özel muayene olunca siz olduk di mi, negzel anlatıyon bak)
- büyük eklemleri tutan
- (bismillahirrahmanirrahim)
- kalp kapakçıklarına yerleşeeen
- (eşhedüenlaa...)
- romatizma tipinde.
- (aha aha aha)
- değil!!!
- (ulan doktor gibi ben senin)
- tedavisi yok, bununla yaşamayı öğreneceksin
- (bunu sağlık ansiklopedisi de dediydi zaten)

bunun akabinde hasta diyaloğu takdire şayan bu doktorumuz, prospektüsü 3 sayfa, yan etkileri sistemlere göre gruplanarak listelenmiş bir ilaç yazar. ilacın amacı romatizmanın yayılmasını önlemeye çalışmak olup, prospektüsteki yan etkileri arasında seksüel disfonksiyon bile vardır.
yemişim romatizmayı deyip ilaç bırakılır.

HEROES

Heroes NBC kaynaklı yeni alışkanlık kaynağımız. Senin benim gibi kendi halinde yaşayan hintlisi olsun, japonu olsun bir dünya vatandaşın süper güçleri olduğunu keşfetmesi sonucu yaşanan olaylar vs.

Birbiri ile alakasız görünen karakterler yine göbekten bağlı, o bunun babası, öbürüküsü eltisi falan derken işler karışıyor.

Yaptığım ufak bir araştırmada, çocukken süpermen(!) okuyup telekinezi falan gibi mevzulara aklının ermeye başladığı yaşlarda masanın üstündeki nesneleri beyin gücüyle hareket ettirmeye ıkınan deneklerin diziye gönülden bağlandıklarını tespit ettim.

Arkasından konuşmak gibi olmasın karakterlerimizi çekiştirelim biraz. Yüzlerine de söylerim gerçi.



Yazının ilerleyen kısımları spoiler içerebilir

Claire Bennet (çiirliidır)
Kendi kendini iyileştiren bu bacımız garip bir depresyon içerisinde bünyeyi sağa sola vuruyor. “vay benim babam beni kandırıyor, zaten üvey evladım, nedir bu benim çektiğim çile” şeklinde gezip depresyon ticareti yapıyor, hırkaya dikkatinizi çekerim.

Gücü : Kendi kendini iyileştirme.

Doğum yeri : masaçüses
Meslek : Öğrenci
Hobileri : yüksekten atlamak, çöp öğütme makinasına kol sokmak. Kaburga ittirmek.
Fobileri : Otopside uyanmak, bi de kan görmeye dayanamıyor.



Hiro Nakamura (Hirocan)
Saati durduracam, uzayı bükecem diye ıkınmaktan basuru patlatan hiro çabalarının meyvelerini toplar, kendini süper kahraman kadrosuna aldırır. Ancak güçleri gelip gitmektedir. Hiro samuray gazıyla kendini kılıca katanaya adar. Babadan torpilli hiromuz sempatikliği ile, örf ve ananelere önem veren japon terbiyesi ile gönlümüzün kahramanıdır. Kerata amerikaya geldi sevgili bile yaptı kendine. Macera dolu amerika.

Gücü : zaman ve uzayı bükebiliyor. (bazen)
Doğum yeri : Tokyo
Meslek : Cubicle Nöbetçisi
Hobileri : Ikınmak, Nissan Versaya binmek, sempatiklik yapmak.
Fobileri : Lüzumsuz olmak, aman gücüm zayi olmasın.


Isaac Mendez (Entel)
İzhak kendi halinde bir ressam, kafası iyiyken yaptığı resimlerin gelecekten haber verdiğini keşfedince tribe girip artis artis hareketler yapıyor. “Aman hatun beni terketmesin, aman nivyorka zeval gelmesin” diye kendini paralarken iyice sıçıp batırıyor. be adam sen bi kendine çeki düzen ver, bi gusül abdesti al, iki rekat namaz kıl, istiareye yat zaten görürsün ne gerekiyorsa. yeteneğini kafa bulmak için bahane eden bir dangoz olduğunu tahmin ediyorum.

Gücü : gaipten haber vermek.
Doğum yeri : New York
Meslek : Problemli sanatçı
Hobileri : geçen gün bi çakmışım kafa bi milyon hoca edebiyatı
Fobileri : toplumdan dışlanmak.


Matt Parkman (Gariban)
Ne yapsa yaranamayan adamlar vardır da, işte bu öyle bi adamcağız. Mel Gibson gibi düşünce okuyor fakat sadece kadınlarınkini değil. Evliliğimi kurtaracağım diye yatakta hanıma parende attırıyor, hatunu mücevherata boğuyor gene yaranamıyor. yazık be.

Gücü : Düşünce okumak

Doğum yeri : Misisipi
Meslek : Aynasız
Hobileri : telkinle donut yemek, boynuzlarını cilalamak.
Fobileri : Hanımdan tekme yemek


Micah Sanders (Küçük Emrah)
Baba mapusta, Ana kötü yola düşmüş. Bu çocukçağız da çabalıyor ki mutlu bir aile ortamı bulabilir miyim diye. My wife and kids dizisinde de ukala veledi oynuyordu, aynı özellikler burda da var. Eli tamire yatkın bir nevi Anakin Skywalker. Yarın öbürgün laptoplardan lazeryon yapıp dark side'a geçerse şaşırmayın. Gene de aile kurbanı bir evlat, kıyamam.

Gücü : Tamir mamir, öyle işler.
Doğum Yeri : Nort karolayna
Meslek : Öğrenci
Hobileri : Laptop sökmek takmak
Fobileri : Yuvasının dağılması.


Mohinder Suresh (Prof_34M)
Bu kardeşimiz de babasının yüzünden kendini mutant peşinde bulmuş bir mecnun. Çok fazla X-Men okuduğundan "Mutant okulu kursam, aylık kelle başı 3000$ alırım paraya para demem" gazı alıp kendini Xavier moduna sokmaya çalışıyor. Kapı kapı gezip "Evin hanımı ile görüşebilir miyim, güçleri var sanırım" diye çırpınıyor. Be adam sen koskoca bir profesör olmuşsun, ne işin var gurbette taksicilik yapıyorsun? biraz akıllı olsana be güzelim. Başına bin türlü iş geldi akıllanmadın, ganj ırmağının kenarına oturur ağlarsın tabi.


Gücü : İnadı
Doğum yeri : Pencap
Meslek : Öğretim görevlisi
Hobileri : Mutant peşinde koşmak, bilimsel uğraşlar falan.
Fobileri : Babasına layık bir evlat olamamak.


Nathan Petrelli (Cemuzan)
Senatörlük peşinde bir garip adam. Kendini bu derece kampanyaya seçime vermesi iktidar problemleri olduğunu düşündürüyor. Güçlerinden çekiniyor, bilinmesini istemiyor. Mafya yüzünden karısı sakat kalmış, onun intikamını alacak herhal, bekliyoruz.

Gücü : Uçuyor

Doğum yeri : Yukarı bruklin
Meslek : Avukat – Senatör adayı
Hobileri : Kadınlara düşkün biraz.
Fobileri : Aman gücüm bilinmesin, uçtuğum duyulmasın. (salak)


Peter Petrelli (Otlakçı)
Rüyalarının peşinde kendini heder ediyor bu kardeşimiz, lan acep ben sıyırıyor muyum diye düşünmeden uçabileceğine inanması yaşına rağmen pokemondan etkilenebilecek bir zeka seviyesinde olduğunu düşündürüyor, haklı çıkması ise tamamiyle tesadüf. kendisini yancı zannedip gereksiz bir hero olduğunu düşünen izleyiciler ise ilerleyen bölümlerde şaşıracaklar.

Gücü : Uçuyor, görükmez oluyor, kendini iyileştiriyor, her yol var pezemenkte.

Doğum yeri : Yukarı bruklin
Meslek : Hastabakıcı
Hobileri : Hayaller kurmak, o hayallere inanmak.
Fobileri : Sağı solu patlatacam diye korkuyor garibim.


Ahmet Saylır (Zırzop)
Dizinin şerefsizi bu. Yüce bilge Ben amcanın "Büyük güç beraberinde büyük sorumluluk getirir" sözünü unutup, kendini karanlık tarafa kaptırmış bir karakter. Allah ıslah etsin.


Gücü : Yakaladığı heroların beyinlerini söküp güçlerini ele geçirebiliyor, artık beyinleri yiyor mu, üstüne başına mı sürüyor nasıl yapıyor bilemiyoruz..
Doğum yeri : Bilinmiyor
Meslek : Saatçi
Hobileri : Konserve açmak.
Fobileri : Allahtan bile korkusu yok itin.


Niki Sanders (Mrs.Hyde)
Garibim miccah'ın anası. Kocası hapse düşüp, manava kasaba borcu kabarınca hesabı ödemek için internette soyunan bu ablamız "bir ben var benden içeri" sözüne güzel bir örnek teşkil ediyor. Aynalarla falan konuşuyor, büyük ihtimal yönetmen orda simgesel bir anlatım yakalamak, insanın kendi içindeki şeytanı betimlemek istemiştir ama ben ablaya bakmaktan mesajı biraz kaçırdım.


Gücü : Deli kuvveti
Doğum Yeri : waşinton
Meslek : Milliyet internet güzeli
Hobileri : Evde film çekmek.
Fobileri : Evladından ayrı düşmek.


23 Nisan itibariyle tatil bitiyor, Heroes geri geliyor.

Resmi Web Sitesi : http://www.nbc.com/Heroes/
Bu da Zeroes : http://www.youtube.com/watch?v=IWJJBwKhvp4

25.2.07

Odamı Kaybettim, Hükümsüzdür

The Lost Room, Sci-fi kanalının 3 bölümlük dizisi. Her bölüm yaklaşık 1 buçuk saat sürüyor.

Dizi, kızını kurtarmaya çalışan polis klişesine fantastik öğeler ve hoş karakterler eklemeyi başarmış, dolayısıyla ileriye dönük merakla kendini izletiyor. İcon- adventure seven kişileri baştan çıkaran objeler de diziye kolay bağlanmaya katkı sağlıyor.
Bir elinde törpü bir elinde ayna, sen daha önce hemşire değil miydin abla?

Alacakaranlık kuşağını rahmetle ananlara ve Lost'tan bunalıp biten hikayelere hasret kalmış bünyelere ilaç gibi...

http://www.scifi.com/lostroom/
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=the+lost+room

Irkçılık yapanı Allah çarpar

Crash, çok şükür milletçe çok yabancı(!) olduğumuz ırkçılık kavramına amerikan tarzı bir yaklaşım.

Film çok sevdiğim, birbiri ile tesadüfle bağlı karakterleri rekürsif bir kurgu ile veren tarzda hazırlanmış. Karakterler iyi kotarılmış, senaryo da gayet güzel.

Herşey bir yana film göçmen ve azınlık konularına göre konumlanışı itibari ile mutluluk verici. Monster's ball kadar teğet geçmiyor, çapı gören çevre açıdan bakıyor.

Filmi oldukça geç izledim. Etkilenmedim dersem yalan olur. İşin güzel tarafı bu film bu ayın Film dergisinin hediyesi, dergi ile birlikte toplamda 7.5 Tl. Dolayısıyla ucuz dvd raflarından da edinilebilir.

22.2.07

Saklanan Jaguar, Pırtlayan Aslan

Apocalypto, Mel Gibson'un orjinal dilli zulüm serisinin son üyesi.
Filmde kendi halinde zevzeklikler yaparak geçinen maya genci Jaguar Paw'ın yaşamından bir kesit izliyoruz.

Gibson'un kör göze parmak dehşetengiz çekimleri ile rahatsız oluyor, filmin tümüne hakim deus ex machina ile öeh diyoruz.

Filmde cennetten inip ana karakteri kurtaran tanrı imajı o kadar ön planda ki, film tırmanışının başında izleyiciyi kendinden soğutuyor. Yazılı mecrada çok göze batmayan bu konseptin görsel medyaya aktarımında yumuşatılmasının gerektiğini düşünüyorum ki bunun güzel bir örneğini Troy'da görmüştük. Zira destanda Paris savaştan Tanrı tarafından gönderilen bir mucize ile kurtulur. Filmde ise Paris'i Menelaus'un elinden Hector'un aldığını görürüz. Bu örnekte ise Mel Gibson, senaryosunun yazımına da dahil olduğu bu filmde tanrının elini sık sık gösteriyor.

Paw tam kurban edilecekken güneşin tutulması, mağaradaki aileye gökten düşen maymun, kumsalda sıkışan Paw'a hızır gibi yetişen ispanyol dumuru gibi abukluklar güzel olabilecek bir filmi vasat seviyesine indirgiyor, bizi üzüyor.

Sevgili mel, aptal değiliz, jaguarın adamı yediğini yüzünün kedi tarafından parçalandığını görmeden de anlarız biz, ayıp değil mi bu kadar kolay film.